Bazı kitaplar vardır ki ilk bakışta basit görünürler. Sonra yıllar geçer, değişiriz, kayıplar, aşklar ve hayal kırıklıkları yaşarız; aynı sayfalar bize bambaşka şeyler anlatmaya başlar. Antoine de Saint-Exupéry'nin Küçük Prens'i de böyle bir kitaptır.
Kimileri için çocuklara yönelik bir masaldır. Kimileri için dostluk ve sevgi üzerine bir denemedir. Ancak Carl Gustav Jung'un analitik psikolojisi ve tasavvuf geleneği ışığında okunduğunda, bu eser her insanın gerçekleştirmesi gereken içsel yolculuğun bir haritasına dönüşür.
Bu, uzak gezegenleri ziyaret eden bir çocuğun hikâyesi değildir.
Bu, kendini arayan bir ruhun hikâyesidir.
Çöl: Kayboluşun mekânı
Jung'a göre bütün yolculuk kahramanın zihninde gerçekleşir. Küçük Prens, yetişkinin unutmuş olduğu içsel çocuğu temsil eder.
Jung psikolojisine göre her insanın içinde birçok figür yaşar: çocuk, ergen, genç, yaşlı (senex) ve daha birçok kimlik. Olgunlaşmak, bu parçaları yok etmek değil, onları tanımak ve bütünleştirmektir.
Yolculuk çölde başlar.
Dante'nin karanlık ormanı gibi çöl de kayboluşun mekânıdır. Eski kesinliklerin çöktüğü ve insanın kendi hakikatiyle yüzleşmek zorunda kaldığı yerdir.
Tasavvufta da manevi yolculuk bir kayıpla başlar. Sufi üstatlar buna halvet derler: insanın kendi ruhunu duyabilmek için sessizliğe çekilmesi. Yolu bulmadan önce kaybolduğunu kabul etmek gerekir.
Gül: Anima ve sevgili
Küçük Prens kendi küçük gezegeninde bir gülle yaşar.
Jung'a göre gül, erkek ruhundaki dişil arketip olan Anima'yı temsil eder. Anneyi, sevgiliyi, duyarlılığı ve çoğu zaman anlamakta ya da ifade etmekte zorlandığımız duygusal boyutu simgeler.
Tıpkı bunun gibi bir kadın da kendi içindeki eril boyut olan Animus ile temas kurmakta zorlanabilir.
Tasavvuf geleneğinde ise gül daha derin bir anlam kazanır: O, Sevgili'dir. Ruhun bütün hayatı boyunca aradığı şeydir. Bir insan olabilir; ama aynı zamanda hakikat, ilahi olan ya da insanın öz benliği de olabilir.
Küçük Prens gülünü terk eder çünkü onu anlayamaz. Ancak uzun bir yolculuktan sonra bir insanı benzersiz kılan şeyin kusursuzluğu değil, ona verdiğimiz zaman ve sevgi olduğunu keşfeder.
Baobablar ve volkanlar: Ruhun bakımı
Gezegende baobablar da büyür.
Bunlar, görmezden gelindiğinde kök salan ve sonunda iç dünyamızı yıkabilecek korkuların, yaraların ve sorunların simgesidir.
Jung bunları bilinçdışı kompleksler olarak adlandırırdı.
Sufiler ise onlara nefs derler: hükmetmek, sahip olmak ve kontrol etmek isteyen dönüşmemiş ego.
Volkanlar da benzer şekilde yıkıcı olabilecek enerjileri temsil eder: öfke, dürtüler ve ani tutkular.
Küçük Prens onları her gün temizler.
İçsel gelişim bir kez yapılan kahramanca bir eylem değildir.
Günlük bir bakımdır.
Altı gezegen: Gölgeyle karşılaşma
Kendi gezegeninden ayrılan Küçük Prens, tamamen yalnız yaşayan altı kişiyle karşılaşır.
Jungcu bakış açısından her biri, onun kendi içinde tanıması gereken bir kişilik yönünü temsil eder.
Kral
Her şeyi kontrol etmek isteyen yanımızdır. Yıldızlar üzerinde gücü olduğuna inanır ama bu güç yalnızca bir yanılsamadır. Kontrol yanılsamasını temsil eder.
Fenerci
Sadece yaptığı işle var olur. Görevi onun kimliğine dönüşmüştür.
Olmayı unutup körü körüne görev yapan insanı temsil eder.
İş adamı
Yıldızları sayar ve onların sahibi olduğunu düşünür.
Değeri sahip olmakla ölçen materyalist zihniyettir.
Biriktirir ama yaşamaz.
Kendini beğenmiş adam
Başkalarının bakışına ihtiyaç duyar.
Hayranlık görmek, onaylanmak ve tanınmak ister.
İyilik bile gösteriye döndüğünde kibrin kendisi olur.
Ayyaş
Acıdan kaçar.
Kendisini yaralayan şeyi unutmaya çalışır.
Ama kaçtığımız her şey geri döner.
Coğrafyacı
Dünyayı yaşanmadan bilir.
Deneyimden kaçmak için fikirlere sığınan zihinsel egodur.
Kalpten kopmuş akıl.
Bu karakterlerin hepsi yalnız yaşar.
Jung'a göre bunlar Gölge'nin farklı yönleridir.
Tasavvufta ise nefsin farklı görünümleridir.
Dünya: Benlikten ilişkiye
Küçük Prens Dünya'ya ulaştığında farklı figürlerle karşılaşır.
Artık yalnızca içsel figürlerle karşı karşıya değildir.
İnsanlarla nasıl ilişki kurduğumuzu öğrenmeye başlar.
Bu, kendini tanımaktan bağ kurmaya geçiştir.
Tilki: Sevginin öğretmeni
Tilki, muhtemelen kitabın en önemli karakteridir.
Jung'a göre Bilge Yaşlı Adam arketipini temsil eder.
Tasavvufta ise cevaplar vermeyen, fakat görmeyi öğreten manevi rehberi hatırlatır. Onun öğretisi tek bir kavram etrafında döner: evcilleştirmek. Bu kavram çoğu zaman yanlış anlaşılır. Hükmetmek anlamına gelmez.
Bir bağ kurmak anlamına gelir.
Birini zaman, ilgi ve özen sayesinde eşsiz kılmak demektir.
Tilki bize sevginin ani bir duygu olmadığını öğretir.
Sevgi bir pratiktir.
Her gün aynı saatte buluşmanın ritmidir.
Sürekliliktir.
Sorumluluktur.
Bunu özellikle aile ilişkilerinde anlarız.
Çocuğu olan herkes şunu bilir: sevgiyi kontrolle karıştırmadan, bir çocuğun büyümesine eşlik etmek son derece güçtür. Özellikle ergenlik öncesi dönemde çocuklar kendi kimliklerini oluşturmak için sınırları zorlarlar. Onları incitmeden düzeltmek, sahiplenmeden rehberlik etmek sevginin en zor sınavlarından biridir.
Bu nedenle tilki hikâyede bu kadar geniş yer tutar.
Çünkü ilişki, insan dönüşümünün merkezindedir.
Kuyu: Gizli su
Sevginin anlamını öğrendikten sonra kuyuyla karşılaşırız.
Jung'a göre kuyu bilinçdışını temsil eder.
Dipteki su, henüz bilmediğimiz ruhsal yaşamdır.
Tasavvufta ise kuyu, manevi kalbi temsil eder.
Hakikati saklayan içsel kaynaktır.
Olgunlaşmak her şeyi bilmek demek değildir.
Kendimizde her zaman gizemli kalacak bir alan olduğunu kabul etmektir.
Göremediğimizi kabul etmektir.
Korkularımızı.
Kırılganlıklarımızı.
Nasıl tepki vereceğimizi bilmediğimiz yanlarımızı.
Yılan ve dönüş
Hikâyenin sonunda yılan ortaya çıkar.
Jungcu yorumda yılan, kendi kuyruğunu ısıran yılan olan Ouroboros'u hatırlatır; dönüşüm döngüsünün sembolüdür.
Tasavvufta ise yılan, bir bilinç hâlinden başka bir bilinç hâline geçişi temsil edebilir.
Sadece bir son değildir.
Bir yeniden doğuştur.
Dünyayı dolaştıktan sonra Küçük Prens sonunda aradığı şeyi bulur.
Dünyanın nasıl işlediğini anlamıştır.
Kendi gölgelerini tanımıştır.
Sevmeyi öğrenmiştir.
İlişki kurmayı öğrenmiştir.
Artık gülüne geri dönebilir.
Öz benliğe dönüş
Jung bu sürece bireyleşme adını verir.
Bu, insanın parçalanmış yönlerini bütünleştirerek kişiliğinin gerçek merkezine, yani öz benliğe yaklaşma sürecidir.
Sufiler ise buna dönüş derler.
Kökenine dönüş.
Kalbe dönüş.
Öze dönüş.
Bunlar aynı deneyimi anlatan farklı dillerdir.
Küçük Prens yolculuğuna kendi gezegenine bakarak başlar.
Güç arzusundan, kibirden, materyalizmden, körü körüne görev yapmaktan, acıdan kaçmaktan ve hayatı sadece düşünceye indirgemekten geçer.
Sevginin öğretmeniyle karşılaşır.
Bilinçdışının derinliklerini keşfeder.
Dönüşümü yaşar.
Ve sonunda evine döner.
Dünya değiştiği için değil.
Kendisi değiştiği için.
Belki de Küçük Prens'i hâlâ okumamızın nedeni budur.
Çünkü bu kitap yalnızca gezegenler arasında dolaşan bir çocuğun hikâyesini anlatmaz.
Her insanın yetişkin olurken ruhunu kaybetmeden tamamlamak zorunda olduğu yolculuğu anlatır.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)
