Zübeyir Resul
2003 sonrası Irak, sürekli olarak dış güç dengelerinin ve silahlı aktörler arasındaki iç rekabetin etkisi altında kaldı. Ancak ülke bugün tarihi ve son derece hassas bir dönemeçten geçiyor. Bölgesel gerilimlerin tırmanması, özellikle ABD ve İsrail'in İran'a yönelik askeri saldırıları, Suriye'deki değişimler ve Esad rejiminin çöküşü ile Lübnan'da Hizbullah'ın yaşadığı gerilemenin ardından, İran'a yakın silahlı grupların Irak içinde silahsızlandırılması meselesi hem iç siyasetin hem de uluslararası gündemin öncelikli başlıklarından biri haline geldi.
Her ne kadar bu süreç görünürde devlet otoritesinin ve meşruiyetinin yeniden tesis edilmesi olarak sunulsa da, özünde Irak'taki siyasi güç merkezleri arasındaki dengelerin yeniden yapılandırılmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Çünkü söz konusu gruplar, 2003 sonrası Irak'ın siyasi sistemi ve iktidar mücadelesinin önemli aktörleri konumundadır.
Silahsızlandırma sürecinin muhtemel sonuçlarını anlamak için öncelikle şu gerçeği kabul etmek gerekir: Bu silahlı gruplar (çoğunluğu Heşdi Şabi çatısı altında faaliyet gösteriyor) yalnızca devlet dışı askeri yapılar değildir. Aksine, Irak'ın siyasi, hukuki ve ekonomik sistemine derin şekilde entegre olmuş durumdadırlar.
Bu grupların siyasi kanatları Irak Parlamentosu'nda önemli bir temsile sahip, birçok kritik bakanlığı kontrol ediyor ve geniş mali kaynakları yönetiyor. Altı aylık siyasi tıkanıklığın ardından Ali Zeydi başkanlığında yeni hükümetin kurulması da Bağdat'taki siyasi karar alma süreçlerinin hâlâ bu silahlı aktörlerin uzlaşısına bağlı olduğunu gösterdi.
Bu nedenle, ABD tarafından da gündeme getirilen silahsızlandırma ya da bu grupların resmi kurumlardan çıkarılması meselesi, yalnızca hukuki bir düzenleme değil; Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra şekillenen siyasi sistemde köklü bir dönüşümü gerektiren bir süreçtir.
Silahlı gruplar içinde iki farklı yaklaşım
Silahsızlandırma baskılarının yaratabileceği en önemli sonuçlardan biri, silahlı grupların kendi içlerinde derin görüş ayrılıklarının ortaya çıkmasıdır. Bu farklılaşma genel olarak iki ana eksende değerlendirilebilir:
1. Pragmatik ve gerçekçi kanat
Kays Hazali liderliğindeki Asaib Ehl el-Hak ile İmam Ali Tugayları gibi yapılar, ABD'ye karşı silahlı direniş döneminin sona erdiğine inanıyor. Bu çevrelere göre artık siyasi ve ekonomik nüfuzu korumak, silahlı kapasiteden daha önemli hale geldi.
Bu grupların silahlarını devlete teslim etmeye hazır olduklarını açıklamaları, son yirmi yılda elde ettikleri siyasi kazanımları kaybetmeden resmi siyasi aktörlere dönüşme çabasının bir parçası olarak değerlendiriliyor.
Bu yaklaşım, Mukteda es-Sadr hareketi ve Başbakan Ali Zeydi tarafından destekleniyor. Kürt ve Sünni çevreler de bu çizgiyi, sürekli askeri gerilimden daha makul bir seçenek olarak görüyor. Nitekim Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) liderlerinden Kubad Talabani'nin, "Bugünün Hazali'si birkaç yıl önceki Hazali değil" yönündeki değerlendirmesi dikkat çekici bulunuyor.
Bu pragmatik kanadın ilerleyen dönemde parlamentoda ve hükümet içinde yeni bir siyasi blok oluşturması ve Irak'taki siyasi güç haritasını yeniden şekillendirmesi ihtimal dahilinde görülüyor.
2. İdeolojik ve radikal kanat
Ketaib Hizbullah (Hizbullah Tugayları), Nüceba Hareketi ve Seyyid el-Şüheda Tugayları gibi gruplar ise devlet otoritesine uyum sağlama yönünde baskılarla karşı karşıya kalsalar da, ilkesel olarak silahsızlandırmaya karşı çıkıyor.
Bu gruplar varlıklarının meşruiyetini sahip oldukları askeri güçten aldıklarını savunuyor ve ABD ile mücadelenin sona ermediğini düşünüyor. Hatta Amerikan güçlerinin yalnızca Kürdistan Bölgesi'nde kalması durumunda bile bu mücadelenin devam edeceğini ifade ediyorlar.
Söz konusu yapılar, Hazali'nin temsil ettiği pragmatik çizgiyi açıkça eleştiriyor ve onu uzlaşmacılıkla suçluyor.
Bu grupların mevcut siyasi ve bölgesel koşullara uyum sağlama ihtimali bulunsa da, İran'ın desteğiyle farklı siyasi yapılara dönüşerek Irak'ta Tahran'ın etkisini sürdürmeye çalışmaları bekleniyor. Ancak geçmişteki kadar etkili olup olamayacakları konusunda ciddi soru işaretleri bulunuyor.
Heşdi Şabi'nin yeniden yapılandırılması
Heşdi Şabi'nin yeniden düzenlenmesi ve askeri kanat ile siyasi kanadın birbirinden ayrılması yönündeki girişimler, önümüzdeki dönemde Irak'taki iç siyasi rekabeti önemli ölçüde değiştirebilir.
Eğer süreç seçici bir şekilde yürütülür ve yalnızca İran yanlısı "direniş ekseni" grupları hedef alınırken Necef dini merciine bağlı güçler veya azınlık gruplarına bağlı birlikler korunursa, Şii siyasi evindeki güç dengesi daha ılımlı aktörlerin lehine değişebilir.
Ancak burada önemli bir siyasi manevra da söz konusu. Hazali gibi liderler, gruplarını yeni isimler altında doğrudan Irak Silahlı Kuvvetleri Başkomutanlığı'na bağlamaya çalışıyor. Bu durum gerçek anlamda bir silahsızlandırma değil, mevcut nüfuzun daha güçlü bir devlet meşruiyetiyle korunması anlamına gelebilir.
İç ve dış dengelere etkileri
Gerçek bir silahsızlandırma süreci, sivil ve geleneksel siyasi akımların yeniden güç kazanmasına yol açabilir. Bu durum özellikle silahların yalnızca devlet kontrolünde olmasını savunan Mukteda es-Sadr'ın siyasi pozisyonunu güçlendirebilir.
Kürtler ve Sünniler açısından ise bu süreç, bölgelerine yönelik askeri baskının azalması ve daha dengeli bir ulusal siyasal düzenin oluşması anlamına geliyor.
Ancak riskler de bulunuyor. Radikal grupların zorla silahsızlandırılması girişimleri, özellikle İran ile bölgedeki rakipleri arasındaki gerilimin artması halinde, Şii siyasi çevreleri içinde kanlı iç çatışmalara yol açabilir.
Bölgesel düzeyde
İran açısından Irak, en önemli stratejik savunma hattı olarak görülüyor. Tahran'ın Suriye ve Lübnan'da ciddi gerilemeler yaşadığı bir dönemde, Irak'taki müttefik güçlerini koruma ihtiyacı daha da artmış durumda.
Bu grupların zayıflaması, İran'ın Akdeniz'e uzanan stratejik etki koridorunun zarar görmesi anlamına gelebilir. Böyle bir gelişme ise ABD ve müttefikleri tarafından İran'ın bölgesel nüfuzunun sınırlandırılması yönünde önemli bir başarı olarak değerlendirilecektir.
Ancak mevcut aşamada kesin sonuçlardan söz etmek için henüz erken. Sürecin nasıl şekilleneceği uygulanacak model ve senaryoya bağlı olacak.
Yarı silahsızlandırma senaryosu
Bu senaryoda gruplar füze ve insansız hava araçları gibi ağır silahlarını teslim ederek bölgesel gerilimi azaltır ve ABD saldırılarından kaçınmaya çalışır.
Buna karşılık insan kaynağı, hafif silah kapasitesi ve ekonomik ağlarını korurlar. Böyle bir model Irak'ı dış çatışmalardan uzak tutabilir, ancak milis yapıların iç siyasetteki ve ekonomik alandaki etkisini sürdürmesine engel olmaz.
Tam tasfiye senaryosu
Yakın vadede siyasi açıdan en düşük ihtimalli seçenek olarak görülüyor. Çünkü Şii siyasi yapının güçlü aktörleri, mevcut güvenlik ve nüfuz mekanizmalarından tamamen vazgeçmeye hazır görünmüyor.
Bu doğrultuda atılacak sert adımların, siyasi suikastlar ve devlet kurumlarına yönelik yeni güvenlik tehditleri gibi sonuçlar doğurabileceği değerlendiriliyor.
Sonuç olarak milis grupların silahsızlandırılması meselesi, Ali Zeydi hükümeti ve Irak devletinin egemenliği açısından en kritik sınavlardan biri olarak görülüyor.
Gerçek bir silahsızlandırma ile siyasi manevraları birbirinden ayırabilecek net bir strateji ve bunu uygulayabilecek güçlü ulusal mekanizmalar oluşturulmadan Irak, ABD'nin baskıları ile İran'ın stratejik çıkarları arasında sıkışmaya devam edecek.
Sürecin yanlış yönetilmesi halinde Irak, mevcut göreli istikrarını kaybederek yeniden bölgesel vekâlet savaşlarının ana sahalarından biri haline gelebilir. Buna karşılık başarılı bir silahsızlandırma süreci, Şii siyasi güçlerin yeniden konumlanmasına ve Irak siyasetinde yeni aktörlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)



