El değiştiren bir dağ
Öyle yerler vardır ki bir halkın tarihi orada toplanır, düğümlenir. Şengal Dağı da bunlardan biridir. Ağustos 2014’te on binlerce Ezidi kadın, erkek ve çocuk, sözde İslam Devleti’nin (IŞİD) katillerinden kurtulmak için Şengal Dağı’nın eteklerine ve yamaçlarına sığındı. Ne suları vardı ne gölgelikleri ne de sığınacak bir yerleri… Bazı çocuklar yolda can verdi ve patika kenarlarına defnedildi.
Bizim gibi hayatta kalanlarla çalışanlar bilir ki onların hafızasında bu dağ hem bir sığınak hem de bir mezarlıktır. O dağ hem insanları kurtardı hem de ölümlerine tanıklık etti.
26 Ekim 2026’dan bu yana Irak ordusu, dağ üzerindeki önemli stratejik mevzilerin kontrolünü devraldı. Kürdistan İşçi Partisi’ne (PKK) yakınlığıyla bilinen ve YBŞ olarak anılan Şengal Direniş Birlikleri, bağımsız askeri yapılanmasını tasfiye etmek zorunda. İlgili taraflara göre varılan anlaşma, 4 bin 165 kadın ve erkek savaşçının ordu, polis ve Haşdi Şabi güçleri de dahil olmak üzere Irak güvenlik kurumlarına entegre edilmesini öngörüyor.
Şu ana kadar kaç savaşçının entegre edildiği ve sonraki adımların ne olacağı konusunda farklı bilgiler bulunuyor. Irak Federal Başbakanı Ali Zeydi, eylül ayında bu siyasi mutabakatı duyurmuştu. Bu da Şengal’de, askeri boyutun çok ötesine uzanan sonuçlarıyla yeni bir dönemin başladığı anlamına geliyor.
İlk bakışta herkes bunu iyi bir haber olarak görebilir; nitekim benim bir yönüm de meseleye bu şekilde yaklaşıyor. Devlet kontrolü dışında faaliyet gösteren silahlı bir grubun varlığının azalması, halk için daha fazla güvenlik sağlayabilir. Yıllardır süren Türkiye hava harekâtlarının ardından Şengal’in artık askeri operasyonların hedefi olmayacağı yönünde bir umut doğuyor. Bağdat; yeniden inşa, tazminat ve yerinden edilmiş ailelerin geri dönüşü sözünü veriyor. Bu bölge 12 yıldır Bağdat ile Erbil, PKK ile milisler, hava saldırıları ve hiçbir zaman tutulmayan vaatler arasında sıkışıp kalmış, rehin alınmış durumda. Buradaki halkın güvenilir bir düzene özlem duymaya her türlü hakkı var.
Ancak beni endişelendiren yalnızca Şengal’e yönelik bombardımanların azalıp azalmayacağı değil; aksine nasıl bir sistemin kurulacağı, bunu kimin inşa edeceği ve halkın bu sistem içinde nasıl haklara sahip olacağıdır. Bu satırları yazarken Duhok yakınlarındaki Hanke Kampı’ndayım ve 12 yıldır evlerine, yurtlarına dönmeyi bekleyen ailelerle konuşuyorum. Şiddetten kurtulanlarla onlarca yıl çalışmış olmama rağmen beni hâlâ derinden etkileyen bir tükenmişlik ve umutsuzluk görüyorum. Bu aileler için asıl soru dağdaki silahlı kişilerin hangi üniformayı giydiği değil; çocuklarının akıbetinden yeniden korkmak zorunda kalmadan bir kez daha kendi evlerinde güvenle yaşayıp yaşayamayacaklarıdır.
Yerine getirilmeyen bir anayasal söz
Erbil için Şengal, Ninova (Musul) vilayetine bağlı sıradan bir ilçe değildir; 2005 Irak Anayasası’nın 140. maddesine göre normalleşme, nüfus sayımı ve referandum yoluyla geleceği belirlenmesi gereken tartışmalı bölgelerden biridir. Bunların 2007 yılı sonuna kadar yapılması gerekiyordu ancak hiçbiri hayata geçirilmedi.
Yaklaşık yirmi yıldır bu madde, anayasada kimsenin uymadığı ama kimsenin de ilga etmediği bir vaat olarak kaldı. Ekim 2017’den itibaren, Kürdistan bağımsızlık referandumunun ardından Irak güçleri ve Haşdi Şabi’nin Peşmerge’yi Şengal’den çıkarmasıyla birlikte bu mesele esasen hukuk yoluyla değil, fiilî (de facto) kontrol ve güç yoluyla tayin edildi.
Ekim 2020’de Birleşmiş Milletler arabuluculuğunda Bağdat ile Erbil arasında imzalanan "Şengal Anlaşması", bu boşluğu doldurmayı amaçlıyordu. Anlaşma yeni güvenlik tedbirleri, devlet dışı silahlı grupların çekilmesi ve yeni bir yerel idarenin kurulmasını öngörüyordu; ancak temel siyasi ve idari maddeler hiçbir zaman uygulanmadı. Şimdiki mutabakat askeri bir yeniden yapılanmayı içeriyor fakat bugüne kadar Erbil’in rolü ve sürece katılımı ya da Ezidi nüfusun anlamlı temsiliyeti konusunda sağlam bir uzlaşı bulunmuyor.
Kürdistan Bölgesi’nin tepkisi net oldu. Kürdistan Bölgesi İçişleri Bakanlığı, Bağdat’ın Şengal’de tek taraflı adımlar atmasından endişe duyduğunu belirterek bunu 2020 Anlaşması’nın ihlali olarak nitelendirdi. İçişleri Bakanı Reber Ahmed, Erbil ile koordinasyon olmadan ne güvenliğin ne de yerinden edilmiş ailelerin geri dönüşünün başarılı olabileceği konusunda uyarıda bulunuyor.
Ayrıca IŞİD’in toprak kaybetmiş olsa da güvenlik açıklarından yararlanma yeteneğini kaybetmediğine dikkat çekiyor. Bağdat’ın yanıtı ise tek bir cümleden ibaretti: Bu mesele yalnızca federal hükümetin sorumluluk alanındadır.
Temel mesaj işte o "yalnızca" kelimesinde gizli. Bu konu birkaç bin savaşçıdan çok daha fazlasıdır; asıl mesele, Şengal’in anayasal olarak çözülememiş bir konu olarak mı kalacağı, yoksa askeri ve idari tasarruflarla siyasi tartışmaların tamamen dışına mı itileceğidir.
YBŞ’nin devlet kurumlarına entegre edilmesi, 140. maddeyi hukuken hükümsüz kılmaz; ancak güç dengesini köklü biçimde değiştirerek bu maddenin gelecekte uygulanmasını çok daha zor hale getirebilir. Türkiye’nin Başika yakınlarındaki Zilkan askeri üssünün devrine ilişkin Bağdat ile Ankara arasında, Erbil’in katılımı olmaksızın yürütülen müzakereler, Kürdistan Bölgesi’nin bölgesel güvenlik kararlarına katılımının ne kadar kırılgan olduğunu ve garanti altında sayılamayacağını açıkça göstermektedir.
Ezidi, Kürt, Iraklı
Toprak üzerindeki hak sahipliği mücadelesi, sınırların çok daha derinine inen bir kimlik sorunuyla iç içe geçiyor. Ezidiler kendilerini Kürt olarak mı, Ezidi olarak mı yoksa her ikisi olarak mı gördükleri konusunda farklılaşmaktadır. Bazı siyasetçiler Ezidiler için özerk bir yönetim talebini Bağdat ile daha yakın bir ilişkiye bağlıyor. Diğerleri ise geleceklerini hâlâ Kürdistan Bölgesi çerçevesinde görüyor. Ezidi siyasetçiler, ulusal kimliklerini nasıl tanımladıklarına bakılmaksızın insanlara saygı duyulması gerektiğini vurguladılar. Tam da bu nedenle özyönetim tartışması, bütün bir toplumun kimliği hakkında karar vermeyle birbirine karıştırılmamalıdır.
"Ezidiler Kürt müdür?" başlıklı önceki bir yazımda, ilgili kişinin kendisinden başka hiç kimsenin onun kimliği hakkında karar verme hakkına sahip olmadığını yazmıştım. Bu duruşumu bugün de sürdürüyorum. Hiçbir Kürt siyasetçinin Ezidilere Kürt olmak zorunda olduklarını söyleme hakkı yoktur; hiçbir Iraklı yetkilinin de Ezidilerin Kürt olmasını yasaklama hakkı yoktur. Ezidiler, Kürt dünyasıyla derin dilsel ve tarihsel bağları olan etno-dini bir topluluktur.
Ezidilerin tarihi, Kürt yönetici ve aşiretlerinin uyguladığı baskıları da içerir. Türkiye ve Suriye’de Ezidiler, çoğunlukla Kürt olarak görüldükleri için saldırılara maruz kaldılar. Şengal bölgesinde ise 3 Ağustos 2014 gecesi, birçok ailenin hafızasına bambaşka bir deneyim kazıdı. Dolayısıyla kimliğin tanımlanma biçimindeki farklılıklar, mutlaka tarihten habersiz olunduğunun göstergesi değildir; aidiyet, korunmuşluk ve yalnız bırakılmışlık konusundaki farklı deneyimlerin yansıması olabilir.
Tehlike, kendi kaderini tayin hakkının yeni bir siyasi ayrışma hattına dönüştüğü anda başlar. Kendini yalnızca Ezidi olarak tanımlayan biri, zorunlu olarak Erbil’e karşı olmak zorunda değildir. Aynı şekilde, kendini bir Ezidi Kürdü olarak tanımlayan kişi de Ezidilerin bağımsız bir temsil hakkından vazgeçmek zorunda değildir. Ezidilerin yaşadığı tek yer Şengal değildir; Şeyhan, Ezidilerin en kutsal mabedi olan Laleş ve Duhok çevresindeki köylerin tümü Kürdistan Bölgesi’ndedir ve dini kurumları da oradadır. Şengal’i bu mekânların karşısına konumlandıran herhangi bir siyasi yapılanma, hâlihazırda birçok devlete dağılmış durumdaki bir toplumun iç bağları üzerindeki baskı ve gerilimi daha da artıracaktır. Sınırlar ve idari modeller müzakere edilebilir; ancak hiç kimsenin bir başkasının kimliği hakkında hüküm verme hakkı yoktur.
Bireyin kendi kimliğini belirleme konusundaki sınırsız hakkı, azınlıkların kolektif haklarından ayrı değerlendirilmelidir. Ulusal kimliklerini nasıl tanımladıklarından bağımsız olarak tüm Ezidilerin korunma, mülkiyet, din özgürlüğü, siyasi katılım ve güvenli geri dönüş hakları güvence altına alınmalıdır. Bir soykırımın ardından, bu temel hakların tanınmasının belli bir siyasi cepheyi destekleme şartına bağlanması tam anlamıyla felaket olur.
Kim kazanıyor, kim kaybediyor?
Bağdat, federal hükümetin 2017’den bu yana askeri varlığını koruduğu ancak siyasi statüsü hâlâ tartışmalı olan bir bölgedeki kontrolünü pekiştiriyor. PKK’ye yakın silahlı bir örgütün savaşçıları devletin resmi güvenlik kurumlarının mensupları haline geliyor; komuta zinciri, maaşlar ve siyasi aidiyetler değişiyor. Bunun halka karşı daha fazla hesap verebilirlik getirip getirmeyeceği, bu güçleri fiilen kimin kontrol edeceğine ve Şengal halkının kendi güvenliği üzerinde ne ölçüde söz sahibi olacağına bağlıdır.
YBŞ üyelerinin bir kısmının fiilen kendi saflarına katılması, Haşdi Şabi’nin de bu kritik stratejik sınır bölgesindeki varlığını güçlendirebilir. Bu durum, Bağdat’ın tüm silahlı unsurları etkin devlet otoritesi altına alma yönündeki beyan edilmiş hedefiyle çelişmektedir. Tahran’ın Suriye’ye uzanan koridorlara ve Irak’taki müttefik grupların konumuna doğrudan ilgisi ve bu konuda çıkarları bulunmaktadır. Bu, Erbil’e karşı önceden hazırlanmış ortak bir komplonun kanıtı değildir; ancak Şengal’deki yerel bir güvenlik mutabakatının bölgesel güç dengelerini de doğrudan ilgilendirdiğini göstermektedir.
Ankara, sınırlarının güneyinde PKK’ye yakın silahlı grupların tasfiyesi için uzun süredir baskı uyguluyordu. Yeni anlaşma bu güvenlik çıkarına hizmet ediyor; ancak Türkiye’nin bölgedeki askeri politikasını bundan sonra nasıl yürüteceği henüz netlik kazanmış değil. Ankara ve Bağdat aynı müzakere masasında güvenlik, ticaret ve "Kalkınma Yolu" gibi ulaşım koridorlarını birlikte ele aldığında, Şengal’in geleceğinin daha geniş bölgesel çıkarlara ne denli bağlandığı açıkça görülüyor.
Erbil, anayasal statüsü henüz netleşmemiş bir bölgedeki nüfuzunu kaybediyor; ancak Ezidiler, uygulanmasında eşit bir ortak olmaksızın bir anlaşmanın yalnızca nesnesi haline getirilirlerse en büyük kaybeden olabilirler. Şengal’e yeniden inşa, tazminat ve geri dönüş konusunda daha önce de defalarca söz verildi. Bu kez vaatlerin onaylanmış bütçelerle, kesin takvimlerle, geri dönenler için hukuki korumayla ve bağımsız Ezidi temsiliyetiyle desteklenmesi şarttır; aksi takdirde askeri üniformalar değişir ama günlük hayatın kırılganlığı ve tedirginliği aynen kalır.
Silahlar sustuğunda
Şengal münferit bir vaka değildir. Mayıs 2025’te PKK feshedildiğini ilan etti ve temmuz ayında gerillaleri Süleymaniye yakınlarında sembolik olarak silahlarını yaktı. Türkiye’de yeni bir süreç için siyasi ve hukuki bir çerçeve şekillendi. Suriye’de Demokratik Suriye Güçleri’nin (DSG) devlet yapılarına entegre edilmesine yönelik anlaşmalar, onların bağımsız askeri pozisyonunu köklü biçimde değiştirdi.
Şimdi ise Şengal’deki YBŞ aynı kulvara giriyor. Bu gelişmelerin farklı sebepleri var ve aynı modeli birebir takip etmiyorlar; ancak hepsi aynı can alıcı soruyu gündeme getiriyor: Silahlı örgütleri ortadan kalktığında halkın siyasi haklarına ne olacak?
Mesleki yaşamını şiddetin sonuçlarıyla mücadele ederek geçirmiş biri olarak, silahların susmasının önemini asla küçümsemem. Ancak silahlı bir yapının sona ermesini, tarihî bir çatışmanın nihai çözümü olarak da göremeyiz. Bir ordu savaşçıları bünyesine katabilir, bir hükümet güvenlik vaadinde bulunabilir; ancak silahlı bir grubun çekilmesi kendiliğinden güven tesis etmeye yetmediği gibi, askeri yeniden yapılanma da tek başına hakların tanınmasını sağlamaz. Güç dengesi yarın yeniden değişse bile haklar dokunulmaz kalmalıdır.
Bu gelişmeler, Ortadoğu’nun daha geniş kapsamlı bir yeniden dizaynının parçasıdır. Ankara bölgede daha fazla manevra alanı arayışında; Bağdat devlet otoritesini pekiştirmek istiyor, Şam toprak kontrolünü yeniden sağlamak istiyor ve Erbil de kendi statüsünü ve özerkliğini koruma çabasında. Kürt siyasi aktörler açısından bu durum çetrefilli bir tablo yaratıyor; güvenilir bir siyasi garanti elde edemeden hükümet mevkileri, ekonomik fırsatlar veya güvenlik kurumları içinde pozisyonlar edinebilirler. Ancak bir hükümet makamı anayasa demek değildir; bir vaat de bağlayıcı bir yasal hak yerine geçmez. Bu fark da çoğunlukla ancak bir sonraki kriz patlak verdiğinde acı bir şekilde anlaşılır.
Bunun arkasında komplo teorileri ya da gizli ajandalar aramaya gerek yok. Devletler, kimi zaman örtüşen, kimi zaman çatışan kendi çıkarlarının peşindedir. Bağımsız Kürt silahlı yapılarının zayıflatılması, başka alanlarda birbirleriyle rekabet etseler bile birden fazla hükümetin aynı anda işine yarayabilir. Bu, her gelişmenin tek bir merkezden yönetildiği anlamına gelmez; ancak bizi şu soruyu sormaya mecbur bırakır: Bu dönüşümlerden doğrudan etkilenen insanlar, altında yaşayacakları kuralları ve yasaları bizzat belirleyebilecek mi?
Hayatta kalanların gerçeği
2 bin 500’den fazla Ezidi hâlâ kayıp. Birçok aile, çocuklarının sürüldükleri ata köylerini hiç görmeden büyüdüğü Duhok çevresindeki kamplarda yaşamayı sürdürüyor. Travma araştırmalarında Hans Keilson, zulüm ve kıyım sonrasındaki yaşam koşullarının iyileşme sürecinde ne denli belirleyici olduğunu ortaya koyar. Güvenlik, tanınma ve kişinin kendi hayatı üzerindeki kontrolünü yeniden kazanabilmesi, yaşanan acıların sağaltılmaya başlanmasında hayati rol oynar. Soykırımdan kurtulanların birçoğu için bu koşullar henüz sağlanmış değil. Yakınlarının nerede olduğunu, evlerine bir daha dönüp dönemeyeceklerini ya da yaşananların ardından kime güvenebileceklerini bilmiyorlar.
Uzun yıllar süren mültecilik insanı akıldan yoksun bırakmaz ya da siyasi karar alma yetisini elinden almaz; ancak vaatler yıllarca tutulmadığında, nihayet birilerinin harekete geçip bir şeyler yapmasına duyulan özlem kontrolsüzce büyür.
Bu, anlaşılabilir bir durumdur ve siyasi liderlerin omuzlarına ağır bir sorumluluk yükler. Liderler, halkın yorgunluğunu ve tükenmişliğini kendi kararlarını kaçınılmaz birer zorunluluk gibi kabul ettirmek için istismar etmemelidir; zira bu adımların bedelleri ancak sonradan açığa çıkabilir. Klinik ve akademik tecrübem bana, sürekli şiddet ve umutsuzluğun yıktığı bir güveni yeniden inşa etmenin ne denli güç olduğunu öğretti. Hiçbir anlaşma, sadece bir kâğıda imza atılarak 12 yıllık sürgünün ve travmanın ruhsal yaralarını saramaz.
Böylesi bir atmosferde, her iki tarafça da dile getirilen, kendi içinde doğru olan fakat hiçbir yarayı sarmayan argümanlar havada uçuşuyor. Kürt tarafı haklı olarak; Peşmerge’nin Şengal’de canını feda ettiğini, Müslüman Kürtlerin Ezidi aileleri saklayıp kurtardığını ve 2014’ten bu yana yüz binlerce sığınmacının Kürdistan Bölgesi’nde barındığını hatırlatıyor; bunların tümü gerçektir. Ezidi tarafı ise yine haklı olarak; Peşmerge’nin halkı uyarmadan geri çekildiği 3 Ağustos 2014 gecesine işaret ediyor ve geçmiş yüzyıllarda Kürt mirleri ile aşiretlerinin de ortak olduğu baskı ve katliamları anımsatıyor; bu da bütünüyle gerçektir. Ancak bir acıyı diğer bir acının karşısına dikmek uzlaşı üretmez, yalnızca karşılıklı suçlamaları besler. Bir tarafın acısı diğer tarafın yarasını yok sayamaz; her iki gerçeğin de dürüstçe kabul edilmesi gerekir.
Ermenistan, Gürcistan ve Almanya’daki Ezidi diasporasından yükselen bazı sesler, Kürt kimliğinden kesin bir kopuş talep ediyor. Bu duruşun farklı tarihsel ve kişisel dinamikleri var; birçok insan bunu kendi toplumunun özgün çıkarlarını savunma yönündeki meşru arzusuyla açıklıyor. Bazıları ise bilimsel ve akademik temelden yoksun köken anlatılarına sığınıyor. Bu tartışmalar soğukkanlılıkla, somut olgulara ve verilere dayalı olarak yürütülmelidir. Ezidilerin onuru ve hakları, inançlarının diğerlerinden daha kadim olup olmamasına veya Kürtlerden ayrı bir etnisiteye mensup olduklarını ispatlayıp ispatlayamamalarına bağlı değildir. Onların temel insan hakları tartışmasızdır ve varoluşsal tehdit yaşamış bir topluluk olarak özel bir hukuki korumaya muhtaçtırlar.
Diasporadaki insanlar, dile getirdikleri siyasi taleplerin Şengal’de, Şeyhan’da veya kamplarda yaşam mücadelesi verenler için sahada ne anlama geldiğini iyi tartmalıdır. Müstakil bir Ezidi kimliğini benimsemek, Kürt komşusuna hasım olmak demek değildir. Benzer şekilde siyasi temsil de sırf bir merkezden kopup başka bir gücün vesayetine girmekle bağımsız hale gelmez. Gerçek bağımsızlık; ister Bağdat’la ister Erbil’le, Ankara’yla ya da herhangi bir Kürt partisiyle olsun, kendi öz çıkarlarını özgür iradesiyle müzakere edebilme ve savunabilme gücüdür.
PKK’ye bir soru
Bu denklemde kamuoyuna net bir yanıt borcu olan bir aktör var. YBŞ, Ağustos 2014’te PKK tarafından kuruldu; yapısı, askeri eğitimi ve siyasi doktrini Kandil tarafından şekillendirildi. PKK yıllar boyunca Şengal’de Erbil’in idaresi dışında bir Ezidi özerkliği talebini destekledi. Eş zamanlı olarak Ezidileri Kürt tarihinin ve toplumunun ayrılmaz bir parçası, hatta Kürt halkının en kadim ve bozulmamış kökü olarak tanımladı. Bu iki tutum ilk bakışta mutlak bir çelişki barındırmayabilir; ancak özerklik ideali, halkın özgür iradesini korumaktan ziyade bir Kürt partisini rakibine karşı tahkim etmenin aracına dönüştüğünde açık bir tezat yaratır. PKK, konjonktürel ittifaklarından bağımsız olarak Ezidiler için hangi hakları meşru gördüğünü ve Şengal’deki siyasetinin neden kendisini zaman zaman Erbil’e karşı Bağdat ve Haşdi Şabi ile aynı çizgiye getirdiğini açıklığa kavuşturmak zorundadır.
Bu soyut bir akademik polemik değildir. Silah bırakan ve sivil bir siyasi aktör olarak kalmayı hedefleyen bir hareket, bizzat savunduğu özgürlük ve çoğulculuk ilkeleri üzerinden sınanmalıdır. Bu ilkeler; Ezidilerin bağımsız sesine saygıyı, farklı kimlik tanımlarına tahammülü ve kendi geçmiş kararlarıyla dürüstçe yüzleşebilme olgunluğunu gerektirir. Bir siyasi hareket, Ezidiler bölgesel güçlerin siyasi satrancında birer piyona dönüştürülürken sessiz kalıyorsa, Kürtler adına inandırıcı bir adalet ve tanınma mücadelesi yürütemez.
Erbil ve Bağdat için acil adımlar
Erbil’de kuvvetli bir refleks ve öfke seziliyor: Bağdat’a suçlamayla, Ezidi siyasetçilere sitemle, diasporaya ise tepkiyle yaklaşmak. Bu psikoloji anlaşılabilir olsa da stratejik olarak hatalıdır. Öfke kitleleri konsolide edebilir ama onları güvende tutamaz. Ezidilerin güveni; anayasa maddelerine sığınarak veya geçmişte ödenen bedelleri sıralayarak yeniden kazanılamaz. Güven ancak sabırla, dürüstlükle ve insanların günlük hayatlarında somut olarak hissedecekleri adımlarla tesis edilebilir. Kürt siyasetinin bugün soğukkanlı olması, bir sonraki seçim hesaplarının ötesine geçmesi ve yeni provokasyonların girdabına kapılmaması gerekir.
Atılması gereken ilk adım, 3 Ağustos 2014 gecesi yaşananlara ilişkin bağımsız, şeffaf ve kapsamlı bir soruşturma açılmasıdır. Askeri komuta zinciri aydınlatılmalı, hayatta kalanlar dinlenmeli, siyasi ve askeri sorumluluklar açıkça ilan edilmelidir. Bölgedeki güçlerin ezici bir askeri taarruzla karşılaştığı bir gerçektir; ancak bu durum, yüz binlerce sivilin neden hiçbir ön uyarı yapılmaksızın kaderine terk edildiği sorusunu yanıtsız bırakamaz. Güveni yerle bir eden yalnızca askeri ricat değildi; sonrasında takınılan ve yıllarca süren kurumsal sessizlik o travmayı daha da kanattı. Kusurlarını ve zaaflarını kabul eden bir yönetim saygınlığını kaybetmez; bilakis onsuz gerçek bir barışın mümkün olmadığı o sahici güveni inşa eder.
Bunun kadar elzem olan bir diğer hamle, Erbil’in hâlihazırda idari kontrolünde bulunan bölgelerde nelerin başarılabileceğini pratikte göstermesidir. Şeyhan, Laleş ve Duhok çevresindeki Ezidi yerleşimleri; hakiki bir yeniden inşanın, adil istihdamın, mülkiyet dokunulmazlığının ve kutsal mekânların güvencesinin ne demek olduğunu somut olarak ortaya koyabilir. Bu da Ezidilerin bir partinin arka bahçesi gibi değil; idarede, güvenlik birimlerinde ve akademide bağımsız bir kimlikle eşit temsilini zorunlu kılar. En önemlisi, kendisini yalnızca "Ezidi" olarak tanımlayan hiçbir yurttaşın hak kaybına uğramayacağı açıkça taahhüt edilmelidir. Güven, "aynı kökten geliyoruz" ısrarıyla sağlanamaz; bireylerin kendi özgür tercihlerine saygı duyulduğunu gördükleri anda filizlenir.
Bağdat da Şengal Dağı’nı askeri olarak zapt etmekten öte bir vizyon ortaya koymalıdır. Kalıcı bir barış; Şengal halkının meşruiyetini onayladığı sivil bir yerel yönetimi, güvenlik ve yeniden imar alanında şeffaf görev paylaşımlarını, anayasal ihtilafların çözümünde Kürdistan Bölgesi Hükümeti’nin masada yer almasını ve verilen sözlerin bağımsız denetim mekanizmalarınca takip edilmesini gerektirir.
Çözüm, faturası yine kamplardaki yoksul ailelere çıkacak yeni bir güç gösterisi değil; Ezidilerin kararlar alındıktan sonra tebliğ edildiği değil, kararların bizzat mutfağında yer aldığı demokratik bir mekanizmadır.
Bunların hiçbiri bir gecede hayata geçmeyecektir. Bir gecede paramparça edilen bir itimat, tek bir hükümet döneminde onarılamaz; güven, ancak verilen sözlerin yıllar boyunca adım adım tutulduğu görüldükçe yeniden yeşerecektir.
Çift taraflı bir yarılma
Şengal’de bugün yaşanmakta olan süreç, derin ve çift taraflı bir bölünme riskini beraberinde getirmektedir. Gözünü bütünüyle Bağdat’a diken Ezidiler, Erbil’e bağlı Ezidi kesimlere yabancılaşabilir. Aynı şekilde; yalnızca uzun ve köklü bir tarihle değil; diliyle, coğrafyasıyla, akrabalık bağlarıyla, dayanışmanın ve ne yazık ki ihanetin ortak hatıralarıyla birbirine bağlı olan Ezidiler ile Kürtler arasındaki toplumsal doku daha da tahrip olabilir. Hiç kimse bir başkasıyla barış içinde bir arada yaşayabilmek uğruna kendi kimliğini inkâr etmek zorunda bırakılmamalıdır; soykırımın bıraktığı en büyük siyasi öğreti bu olmalıdır.
YBŞ’nin lağvedilmesi veya entegrasyonu; ailelerin onurlu geri dönüşünü, fiziksel imarı ve hakiki bir siyasi temsiliyeti temin ettiği takdirde Şengal’in yararına olabilir. Ancak sadece yeni vesayet odakları ve yeni bağımlılıklar üretirse yeni bir hüsrandan ibaret kalacaktır. "Kürtsüz Bir Barış" başlıklı makalemde ifade ettiğim gibi; salt çatışmasızlık hali, barış anlamına gelmez.
Aynı ilke burası için de geçerlidir: Barış; Şengal’deki bir annenin çocuğunu korkusuzca okula gönderebilmesiyle, bir ailenin gasp edilen evine dönebilmesiyle, akıbeti belirsiz kayıpların yakınlarının bir mezar taşına ve cevaba kavuşmasıyla ve bir gencin kendi aidiyetini hiçbir baskı altında kalmadan özgürce haykırabilmesiyle ölçülür.
2014 Soykırımı kabuk bağlamamış bir yara olarak ortada durmaktadır. Toplu kayıplar ve nesiller arası travma üzerine yapılan bilimsel çalışmalar, adaletin ve güvenliğin tesis edilmediği koşullarda şiddetin yıkıcı etkilerinin kuşaklar boyu sürdüğünü açıkça kanıtlamaktadır.
Bu derin yarayı Ezidileri Kürtlere ya da Kürtleri Ezidilere karşı kışkırtmak için kullanan herkes yalnızca kötülüğe hizmet eder. İnsanların yeni cephelere sürülmeye ihtiyacı yoktur; iktidarlar, rejimler ve ittifaklar değişse dahi güvenebilecekleri komşulara ve haklarını amasız fakatsız koruyacak kurumlara ihtiyaçları vardır. On iki yıl önce on binlerce insan, etraflarındaki tüm sistemler çöktüğü için Şengal Dağı’na sığındı. Eğer o dağ bugün yeni bir düzenin sembolü olacaksa, kendi yarınları üzerinde söz ve karar hakkı bizzat o dağın asıl sahiplerine, yani halkın kendisine ait olmalıdır.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)



