Rahmi Koç'un Kürtleri aşağılayan bir fıkra anlatması büyük tepki çekti. Oysa bu ilk olay değil. Tepkiler öylesine güçlüydü ki AKP ile Kürtlerin farklı kesimleri ilk kez aynı noktada birleşmiş olması da ayrı bir tezattır.
Rahmi Koç'un anlattığı fıkranın ırkçı niteliği bir kenara, ona gülmek için gerçekten çok düşük bir zihinsel seviyeye sahip olmak gerekir. Yine de yanaşmacılar, ağalarının anlattığına değer verdiğini göstermek için güler ya da güler gibi yaparlar. Bu, köle ruhunun en klasik tezahürüdür.
Türk burjuvazisinin var olup olmadığı tartışmasına girmeyeceğim. Zaten bunlar köklü, yapısal bir burjuvazi değil; büyük ölçüde katledilenlerin, sürgün edilenlerin malına mülküne çökerek türemiş, sonradan görme bir sınıftır. Ne var ki bu kategoride "adam" olabilmiş, yani gerçek bir burjuva erdemi ve aydınlık taşımış olanlar maalesef ezici azınlıktadır.
Cem Boyner'i yakından tanıdım; gerçekten Avrupai kalibrede, vizyonu ve duruşuyla saygı duyulası bir iş insanı. İshak Alaton'un açıklamalarına ve hayat çizgisine baktığımızda da aynı aydın, demokrat ve entelektüel derinliği görürüz. Fakat bunları da susturdular. Rahmi Koç ise, mezarlığa adım adım yaklaştığı bu son demlerde, ömrü boyunca aydınlanmayla hiç tanışmamış, cahilce bir hâlde bu dünyadan göçmeye hazırlanıyor.
Ne hazin bir miras, ne acıklı bir final.
Bu olay, aslında daha derin bir gerçeği yeniden yüzümüze vurdu: Bir milletin saygınlığı, uluslaşma sürecini tamamlamasına ve kendi toprakları üzerinde egemenlik kurabilmesine bağlıdır. Tarih boyunca güçlü ulus devletler oluşturmuş toplumlar hem iç bütünlüklerini hem de uluslararası itibarlarını korumuştur. Gerçekten de Amerika, İngiltere, İsrail, İsviçre, İsveç gibi yüksek ulus standartlarına sahip ülkelerle alay edildiğini neredeyse hiç duymayız. Çünkü bunlar, kurumları, refahı, hukuku ve kendini yönetme becerisiyle saygı uyandıran milletlerdir. Ne yazık ki aşağılayıcı fıkralar genellikle uluslaşamamış, dağınık kalmış veya tarihsel olarak ezilmiş topluluklar üzerine anlatılır: Çingeneler, Kürtler ve benzerleri. Bu durum, sadece fıkra konusu olmaktan öte, o toplumların karşı karşıya kaldığı yapısal sorunların bir yansımasıdır.
Türkiye Kürtlerinin en kitlesel partisinin "Türkiyeleşme-entegrasyon" adı altında yürüttüğü gönüllü Türkleştirme politikası ne ulusal ne de uluslararası düzeyde hiçbir saygınlık yaratmaz. Varlığın resmî olarak inkâr edildiği bir zeminde "Türk-Kürt kardeşliği" sloganları kimseyi etkilemez; olsa olsa acıma veya küçümseme uyandırır. 30 milyonluk bir milletin ana dili resmî dil değilse, liderler, partiler ve ideolojiler bir kenara bırakılıp ana dilde eğitim hakkı için yüz binler, milyonlar sokaklara dökülmüyorsa; o millete karşı saygı beklenemez.
Tarih boyunca saygı duyulan, ağırlığı olan milletler kendi tarihini yazmış, yurdu üzerinde egemenlik kurmuş, edebiyatı, sanatı, ekonomisi, hukuku ve demokrasisiyle ileri bir medeniyet ortaya koymuş milletlerdir. Kısaca: Kimliksiz entegrasyon, saygınlık getirmez. Saygınlık, ancak varlığını cesaretle savunan, diline ve kültürüne sahip çıkan, kendi kaderine sahip çıkma iradesi gösteren milletlere nasip olur.
Kürtler arasında birbirimizi suçlama, hakaret etme, kusur arama ve ötekileştirmede sınır tanımıyoruz. Adeta kolektif bir dumura uğramışlık hâli içindeyiz. Birbirimizi anlamaya ve ulusal dava etrafında anlaşmaya çalışmak yerine, kolayca saldırmayı tercih ediyoruz. Türk partisinden, Türkiyeci ya da ümmetçi bir çevreden ayrılıp ulusal saflara katılanları "Ne güzel gelmişsin" diye kucaklamak yerine geçmişini yüzüne vuruyoruz. Devlette görev yapıp emekli olanları bile "memur artığı" diye küçümsüyoruz.
Son dönemde iki ulusal platformun kurulması, bir arayışın ve ulusal refleksin ürünüdür. Henüz somut bir yapı bile oluşmamışken hırçın saldırılar başladı. Oysa ortada sadece bir birlik çabası var. Bu saldırıları yapanlar ne öneriyor, ne inşa ediyor, hangi alternatifle takdir topluyor? Hiçbiri. Tek ses çıkıyor: "Benim gibi düşünecek, benim gibi konuşacaksın." Bu, mikro faşizmin ta kendisidir. Oysa başka milletler uluslaşma sürecinde farklı sınıflardan, farklı geçmişlerden, farklı düşüncelerden insanları ulusal dava etrafında birleştirmeyi başardı. Uluslaşmak, farklılıkları yok etmek değil, onları ulusal amaç uğruna bir araya getirmektir. Biraz daha olgun, biraz daha kapsayıcı ve biraz daha birleştirici olduğumuzda bize dair anlatılacak fıkraların kalitesi değişir.
Rahmi Koç'un o bayağı fıkrasına tepki duyanların aynı zamanda kendilerine de ayna tutmaları çok daha faydalı olurdu. Hayatın bir gerçeği ve insanlık sosyolojisi, yanaşmacı olmayan, kendi ayakları üzerinde duran, ulusal kimliğini kurumlara ve güçlü bir diplomasiye dönüştüren milletlere saygı duyulduğunu anlatır. Kendisine saygı duyurtan milletlerin fıkraları değil, başarı öyküleri anlatılır.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)


